Orthodox Christian worship service with priests in golden robes and congregation holding candles

Biz Müslüman Ortodoks Değiliz

Fener’e Bağlı Türk Ortodoks Hristiyanların Görünmeyen Çarmıhı

Bu metin herhangi bir millete, cemaate veya kuruma düşmanlık amacıyla değil; Fener’e bağlı Türk Ortodoks Hristiyanların yaşadığı görünmez sıkışmayı, saygılı fakat açık bir dille ifade etmek amacıyla kaleme alınmıştır.

“Biz Türk’üz. Biz Ortodoks Hristiyanız. Bu iki cümle birbirinin zıddı değildir.”



Türkiye’de dinî kimlikler çoğu zaman iman üzerinden değil, etnik ve tarihî kalıplar üzerinden okunuyor. Türk denildiğinde Müslümanlık, Rum denildiğinde Ortodoksluk, Ermeni denildiğinde Gregoryenlik, Yahudi denildiğinde Musevilik neredeyse otomatik olarak zihinde eşleşiyor.

Bu alışkanlık, hakikati açıklamıyor. Tam tersine, hakikati daraltıyor.

Çünkü bir Türk Ortodoks Hristiyan olabilir. Bir Türk, Ortodoks Kilisesi’ne kendi vicdanı, kendi arayışı ve kendi iman kararıyla yönelebilir. Bunun için Rumlaşması gerekmez. Bunun için Türklüğünü inkâr etmesi gerekmez. Bunun için eski dinî kimliğinin gölgesinde yaşamaya mahkûm edilmesi gerekmez.

Biz Türk’üz. Biz Ortodoks Hristiyanız. Bu iki cümle birbirinin zıddı değildir.

Bugün Fener’e bağlı Türk Ortodoksların yaşadığı temel sıkıntı tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Bir yandan Ortodoksluğu tarihî ve etnik bir Rum mirası olarak görme eğilimiyle karşılaşıyoruz. Diğer yandan Müslüman geçmişimizi sürekli öne çıkaran, bizi “Müslüman Ortodoks”, “eski Müslüman”, “İslam’dan gelenler” gibi ifadelerle tanımlayan bir dille karşı karşıya kalıyoruz.

İki yaklaşım da farklı yerlerden hareket etse de aynı sonuca varıyor: Türk Ortodoks kişi, bugünkü imanı üzerinden değil, ya etnik kökeni ya da eski dinî kimliği üzerinden okunuyor.

Bu yanlıştır.

Ortodoks Kilisesi elbette tarih boyunca Rumların, Slavların, Arapların, Gürcülerin, Sırpların, Bulgarların ve daha birçok halkın diliyle, kültürüyle, hafızasıyla görünür olmuştur. Bu tarihî miras değerlidir. Rum Ortodoks geleneği de Ortodoks dünyanın en kadim ve en saygın damarlarından biridir. Fener Rum Patrikhanesi, İstanbul’da asırlardır var olan büyük bir ruhani merkezdir.

Bunu inkâr etmiyoruz.

Fakat Ortodoksluk yalnızca etnik bir miras değildir. Ortodoks iman herhangi bir milletin özel mülkü değildir. Kilise’nin imanı Rum’un da imanıdır, Arap’ın da, Rus’un da, Sırp’ın da, Gürcü’nün de, Türk’ün de.

Bu nedenle Türk bir Ortodoks’un varlığı, kimsenin tarihî mirasına tehdit olarak görülmemelidir. Türkçe dua eden, Türkçe düşünen, Türk kimliğini koruyan bir Ortodoks, Kilise’nin evrenselliğine zarar vermez. Tam tersine, bu evrenselliğin doğal ve canlı bir sonucudur.

Ortodoks olmak için Rum olmak gerekmez. Ortodoks olmak için Slav olmak gerekmez. Ortodoks olmak için tarihî bir Ortodoks halktan doğmak gerekmez. Ortodoks olmak için Ortodoks imana yönelmek gerekir. Bu kadar açık.

Diğer yandan, bizi sürekli “Müslüman geçmişimiz” üzerinden tanımlayan dile de itiraz ediyoruz. Evet, birçoğumuz Müslüman bir toplumun içinde doğduk. Ailelerimiz Müslüman olabilir. Çocukluğumuz, kültürümüz, toplumsal hafızamız İslamî bir çevrede şekillenmiş olabilir. Bunlar hayat hikâyemizin parçalarıdır.

Fakat bugünkü imanımızın adı bu değildir.

Biz “Müslüman Ortodoks” değiliz. Biz “Müslüman Hristiyan” değiliz. Biz sürekli eski kimliğiyle paranteze alınacak insanlar değiliz. Biz Türk Ortodoks Hristiyanlarız.

Bir insan Kilise’ye yönelmişse, kateşizme girmişse, vaftize hazırlanıyorsa ya da vaftiz olmuşsa, onu sürekli eski dinî kimliğiyle çağırmak doğru değildir. Geçmiş başka şeydir, bugünkü iman başka şeydir. Bir kişinin nereden geldiği elbette bilinebilir; fakat onun kim olduğunu artık sadece geçmişi belirlemez.

Vaftiz, insanı eski kimliğinin dipnotu hâline getirmez. Kilise’ye giriş, kişinin geçmişe zincirlenmesi değildir. Mesih’e yönelen insan, önce eski aidiyetiyle değil, bugünkü imanı ile görülmelidir.

Bu noktada dil çok önemlidir. “Müslümanların Ortodoks Kilisesi’ne katılımı” gibi ifadeler Türkçede sorunlu bir çağrışım üretir. Sanki toplu, organize, siyasî veya stratejik bir hareket varmış gibi algılanabilir. Oysa mesele bu değildir.

Daha doğru ifade şudur: Müslüman geçmişe sahip kişilerin Ortodoks Kilisesi’ne gönüllü yönelişi.

Burada belirleyici olan eski kimlik değil, özgür iradedir. Belirleyici olan etnik köken değil, imandır. Belirleyici olan toplumsal etiket değil, kişinin Mesih’e yönelişidir.

Bugün Fener’e bağlı Türk Ortodoksların yaşadığı sıkışma yalnızca dışarıdan gelen yanlış anlamalardan ibaret değildir. Patrikhane çevresinde de Türk kimliği zaman zaman görünmez kalabilmektedir. Kimi zaman açıkça, kimi zaman sessiz ve örtük biçimde, Ortodoksluğun Rum kimliğiyle özdeşleştiği bir atmosfer hissedilmektedir. Bu atmosfer içinde Türk Ortodokslar, imanlarını yaşarken kendilerini açıklamak zorunda kalabilmektedir.

Bu durum sağlıklı değildir.

Türk Ortodoks kişi ne Rum milliyetçiliğinin içine çekilmek zorundadır ne de Müslüman geçmişiyle sürekli tanımlanmak zorundadır. Kilise’ye gelen kişi, etnik bir kimlik değişimi yaşamaz. İman etmek, bir millet değiştirme işlemi değildir. Fener’e bağlı olmak da otomatik olarak kültürel veya siyasî bir taraf seçmek anlamına gelmemelidir.

Fakat Türkiye’de mesele çoğu zaman böyle yaşanmıyor.

Türk Ortodoks kişi, istemediği bir siyasal ve kültürel tercihin içine itiliyor. Bir taraftan “Türk isen Müslümansındır” kalıbı dayatılıyor. Diğer taraftan “Ortodoks isen Rum dünyasına ait olmalısın” gibi örtük bir beklenti oluşabiliyor. Böylece Türk Ortodoks kişi, imanın merkezinde durmak yerine, iki milliyetçi okumanın arasında sıkışıyor.

Bu sıkışma açıkça konuşulmalıdır.

Çünkü bu mesele yalnızca bireysel bir rahatsızlık değildir. Türkiye’de Ortodoksluk, tarih boyunca etnik kimlik, milliyetçilik, devlet, cemaat ve siyasal aidiyet tartışmalarının içine çekilmiştir. Türk Ortodoks Patrikhanesi’nin tarihsel varlığı bile bu gerilimin ne kadar eski ve ne kadar siyasal olduğunu hatırlatır.

Bu hatırlatma, bugünkü Fener’e bağlı Türk Ortodoksları başka bir yapıya yönlendirmek için yapılmıyor. Tam tersine, şu gerçeği göstermek için yapılıyor: Türkiye’de Türkçe konuşan, Türk kimliğine sahip, Ortodoks imanına yönelen insanların meselesi uzun zamandır ruhani olmaktan çıkarılıp siyasal bir alana sıkıştırılmıştır.

Biz bu sıkıştırmayı reddediyoruz.

Türk Ortodoksların imanı, milliyetçi rekabetlerin malzemesi hâline getirilemez. Türk Ortodoksların varlığı, Rum milliyetçiliği ile Türk milliyetçiliği arasında bir cepheye yerleştirilemez. Türk Ortodoksların geçmişi, bugünkü imanlarını gölgelemek için kullanılamaz.

Bizim meselemiz siyasal pozisyon değil, imandır. Bizim meselemiz etnik pazarlık değil, Kilise’dir. Bizim meselemiz kimlik mühendisliği değil, Mesih’e yöneliştir.

Burada bir başka gerçek daha vardır: Hristiyan Türklerin taşıdığı bedel çoğu zaman görünmez kılınmaktadır. Birçok Hristiyan Türk, aileleri tarafından küçümsenmekte ya da açıkça aşağılanmakta; inancı alaya alınmakta, tercihi “sapma”, “kandırılma” veya “geçici bir kriz” gibi gösterilmektedir. Toplum içinde dışlanmak, susmak zorunda kalmak, kimliğini açıklayamamak, bayramlarda, cenazelerde, aile sofralarında yalnızlaşmak bu yolun gerçek parçalarıdır.

Bu yüzden bize rahatça “Müslüman Ortodoks” diyenlere de, bizi etnik kalıplarla sınayanlara da şu soruyu sormak gerekir: Kaçınız bu yükü taşıdı? Kaçınız ailesinin gözünde küçümsenmenin, toplum içinde dışlanmanın, eski dostların mesafesinin ne demek olduğunu yaşadı? Kaçınız bu çarmıhı omuzladı?

Bu sorular kimseyi suçlamak için değil, konuşulan meselenin masa başı kavramlarla sınırlı olmadığını hatırlatmak içindir. Türk Ortodoksların imanı yalnızca bir kimlik tartışması değildir; kimi zaman aileyle, toplumla, yalnızlıkla ve ağır bir iç bedelle taşınan gerçek bir çarmıhtır.

Burada milliyetçi Rum bakışına da saygılı ama net bir söz söylemek gerekir: Ortodoks Kilisesi’nin Rum geleneği çok kıymetlidir; fakat Ortodoksluk yalnızca Rum kimliğine hapsedilemez. Türklerin Kilise’de var olması, Rum mirasını zayıflatmaz. Türkçe dua edilmesi, Rumca ilahileri değersizleştirmez. Türk Ortodoksların görünür hâle gelmesi, tarihî Rum Ortodoks kimliğine karşı bir tehdit değildir.

Aynı şekilde, Müslüman geçmişi sürekli merkeze alan yaklaşıma da net bir söz söylemek gerekir: Bir insanın nereden geldiğini bilmek başka, onu sürekli geldiği yerle tanımlamak başkadır. Müslüman bir toplumdan gelen Ortodoksları sürekli “Müslüman kökenli” etiketiyle anmak, bir noktadan sonra açıklayıcı olmaktan çıkar, sınırlayıcı hâle gelir.

İnsan geçmişinden gelir ama sadece geçmişinden ibaret değildir.

Kilise’ye gelen kişinin öncelikle hangi kökenden geldiği değil, neye iman ettiği sorulmalıdır. Mesih’e yöneliyor mu? Kilise’nin imanını öğrenmek istiyor mu? Sakramental hayata katılmak istiyor mu? Dua, tövbe, ibadet ve ruhani disiplin içinde yaşamak istiyor mu? Asıl sorular bunlardır.

Yoksa kişinin eski dinî çevresi, ailesinin inancı, nüfus cüzdanındaki kimliği, ana dili veya çocukluk kültürü üzerinden imanının sahiciliğini tartışmak doğru değildir. Böyle bir yaklaşım, Ortodoks Kilisesi’nin evrenselliğiyle de bağdaşmaz.

Çünkü Kilise, etnik kimliklerin ve eski aidiyetlerin üzerinde bir hakikati taşır.

Türk Ortodoksların bugünkü ihtiyacı, egzotik bir ilgi değildir. Acıma değildir. Sürekli açıklanmak değildir. Sürekli geçmişe bağlanmak değildir. Sürekli Rumluk, Türklük ve Müslümanlık üçgeninde yorumlanmak değildir.

İhtiyacımız olan şey daha sade ve daha dürüst bir kabuldür: Türk Ortodoks Hristiyanlar vardır.

Bu varlık ne Rumlara karşıdır ne Müslümanlara karşıdır ne de Türkiye’ye karşıdır. Ortodoks olmak vatana ihanet değildir. Bu varlık, Ortodoks Kilisesi’nin evrenselliği içinde anlaşılması gereken ruhani bir gerçekliktir.

Biz Türk’üz. Biz Ortodoks Hristiyanız. Biz Fener’e bağlıyız. Bunlar birbirine düşman cümleler değildir.

Fener’e bağlılığımız, Rum milliyetçiliğine teslim olmak anlamına gelmez. Türklüğümüz, Ortodoksluğumuzu eksiltmez. Müslüman geçmişimiz, bugünkü imanımızı tanımlamaz. Türkçe dua etmemiz, Kilise’ye yabancı olduğumuz anlamına gelmez.

Bizim itirazımız kimseye düşmanlık değildir. Bizim itirazımız, imanı etnik ve eski kimlik kalıplarına hapsetmeye yöneliktir.

Ortodoks Kilisesi yaşayan Kilise’dir. Yaşayan Kilise ise her halktan, her dilden, her geçmişten insanı Mesih’te birliğe çağırır. Eğer bu hakikat gerçekse, Türkler de Kilise’de tam olarak yer alabilir. Türkçe de Ortodoks imanın taşıyıcısı olabilir. Türk Ortodokslar da sürekli açıklanması gereken istisnalar değil, Kilise’nin evrenselliğinin doğal tanıklarıdır.

Bu yüzden artık daha doğru bir dil kurulmalıdır.

“Müslüman Ortodoks” değil. “Dönme” değil. “Eski Müslüman vakası” değil. “Rumlaşmış Türk” değil. “Siyasal tercih” değil. “Kimlik krizi” değil.

Doğru ifade şudur: Türk Ortodoks Hristiyan.

Bu kadar sade. Bu kadar açık. Bu kadar yeterli.

Biz eski kimliğimizle sürekli paranteze alınacak insanlar değiliz. Biz milliyetçi okumaların arasında sıkışacak insanlar değiliz. Biz Ortodoks imanı dışarıdan seyreden meraklılar değiliz. Biz Kilise’ye yönelen, Kilise’nin imanını öğrenen, Kilise’nin hayatına katılmak isteyen Türk Ortodoks Hristiyanlarız.

Ve bu iman, kimsenin etnik, toplumsal ya da siyasal kalıplarıyla sorgulanamaz.

Sonuç

Bundan sonra doğru cümle şudur: Biz Müslüman Ortodoks değiliz, Rumlaşmış Türkler hiç değiliz; biz Türk Ortodoks Hristiyanlarız. İmanımız eski kimliğimizle gölgelenemez, Türklüğümüz Ortodoksluğumuzu eksiltmez, Fener’e bağlılığımız da bizi milliyetçi bir tercihin parçası yapmaz. Bu çarmıhı çoğu zaman aile içinde küçümsenerek, toplum içinde dışlanarak ve yine de Mesih’e yönelerek taşıyoruz. Biz Kilise’de varız; Türkçe dua ediyoruz, Türk olarak inanıyoruz ve Mesih’te yerimizi talep ediyoruz.