GÖRÜLMEK İSTEYEN NEFİS

Mihail’in kendi kalbiyle yüzleşmesi üzerine bir muhasebe

Bugün küçük bir olay yaşadım. Dışarıdan bakıldığında belki üzerinde durulmayacak kadar sıradan bir şeydi. Fakat içimde uyandırdığı duygu beni beklemediğim kadar sarstı.

İncindim.

Sonra incinmiş olmamı sorgulamaya başladım.

Neden?

Gerçekten yaşadığım olaydan dolayı mı üzülmüştüm? Yoksa o olay, kendime biçtiğim değere, başkalarının gözündeki konumuma ve farkında olmadan geliştirdiğim beklentilere mi dokunmuştu?

Bir süre sonra kendime sormaktan kaçınamayacağım bir soruyla karşılaştım:

Ya incinen şey kalbim değil, egomsa?

Ya içimdeki kırgınlık, sevilmemiş olmaktan değil de yeterince önemsenmemiş olduğumu düşünmekten kaynaklanıyorsa?

İşte bu düşünce beni sarstı. Çünkü insan bazen günahını davranışlarında ararken, asıl mücadelesinin kalbinin en gizli niyetlerinde yaşandığını fark ediyor.

Kenodoxia (κενοδοξία): Boş şan arzusu.

Aziz Yuhanna Klimakos, İlahi Yükseliş Merdiveni’nin 22. basamağında bu tutkuyu öylesine incelikli anlatır ki insan okurken kendisinden şüphe etmeye başlar.

Oruç tutarken boş şana kapılmak mümkündür. Orucunu gizlerken, onu gizleyebilecek kadar mütevazı olduğunla övünmek de mümkündür. Konuşurken kendini göstermek istersin; sustuğunda ise suskunluğunun fark edilmesini beklersin.

Demek ki nefis yalnızca kötülüklerimizin arkasına saklanmıyor. Bazen erdemlerimizin içine de yerleşiyor.

Aziz Yuhanna Kassianos’un Institutes adlı eserinin XI. kitabında anlattığı mücadele de budur: Boş şan tutkusu, insanın manevi ilerleyişini bile kendisine malzeme yapabilir.

Bu beni daha ağır bir soruya götürdü:

Ben iyiliği gerçekten iyilik olduğu için mi istiyorum, yoksa iyi bir insan olarak görülmek için mi?

İmanımı derinleştirmeyi, öğrenmeyi, hizmet etmeyi, üretmeyi arzularken; bunların insanlar tarafından fark edilmesini de gizlice bekliyor olabilir miyim?

Ve bir gün fark edilmediğimi düşündüğümde neden huzurum bozuluyor?

Acaba ben görünmez olmaktan mı korkuyorum, yoksa kendime atfettiğim önemin başkalarının gözünde karşılık bulmamasından mı?

Burada Aziz Maksimos’un philautia (φιλαυτία) dediği ölçüsüz benlik sevgisiyle karşılaşıyorum.

İnsanın kendisini sevmesi günah değildir. İnsan Tanrı’nın suretinde yaratılmıştır. Fakat benliğin kendi arzu ve beklentilerini her şeyin ölçüsü hâline getirmesi, sevgiyi yavaş yavaş kendi üzerine kapatabilir.

Böylece insan başkalarına yöneldiğini düşünürken bile aslında kendisine yönelmiş olabilir.

Ben insanları gerçekten seviyor muyum, yoksa onların bana hissettirdikleri değeri mi seviyorum?

Takdir gördüğümde sevincim artıyor, görmediğimde sevgim eksiliyorsa, burada hangi sevginin hüküm sürdüğünü sorgulamalıyım.

Belki de kendi benliğimi ilişkilerimin merkezine yerleştiriyorum.

Ve belki de başkalarının bana gösterdiği ilgiyi, hak ettiğimi düşündüğüm bir borç gibi algılıyorum.

Oysa kimse bana böyle bir borç yüklenmiş değil.

Buradan hyperēphania (ὑπερηφανία), yani kibir meselesine geliyorum.

Boş şan, başkalarının gözünde yükselmek ister. Kibir ise insanın kendisine ilişkin yüceltilmiş tasavvuruna bağlanmasına kadar ilerleyebilir.

Üstelik kibir her zaman gürültüyle ortaya çıkmaz.

Bazen kibir bağırmaz; incinir.

Bazen kendisini haksızlığa uğramış hisseder. Bazen sessizce geri çekilir. Bazen haklılığını tekrar tekrar düşünür. Bazen de kendi beklentisini karşılamayan insanları, hiç farkında olmadan, kalbinin içinde yargılar.

Ama burada kendime karşı da adil olmalıyım.

Geçmişte kalabalıkların arasında yalnızlık hissettiğim zamanlar oldu. Belki de bugün yaşadığım kırgınlık, o eski yalnızlığın yeniden uyanmasıydı.

Her acı kibir değildir. Her hatırlanma arzusu boş şan değildir. Her yalnızlık günahın sonucu değildir.

İnsan sevilmek ve ait olmak ister.

Fakat doğal bir ihtiyacın ne zaman nefsin taleplerine dönüştüğünü fark etmek, manevi ayırt etmenin başlangıcıdır.

Pontuslu Evagrios’un logismoi (λογισμοί) öğretisi burada önem kazanıyor.

Zihne gelen düşünceler, insanın iç dünyasında gelişen manevi mücadelenin başlangıcı olabilir.

Bir olay yaşanır. Bir düşünce belirir. Ardından o düşünceye anlamlar yüklenir. İnsan düşünceyle meşgul olmaya, ona hak vermeye ve onu beslemeye başlayabilir.

İlk düşüncenin gelişiyle ona bilerek rıza göstermek aynı şey değildir.

Benim içimde beliren incinme duygusu tek başına günah olmak zorunda değil.

Fakat o duygu üzerinden başkalarının niyetine hükmedersem, kendi değerime dair yanlış sonuçlar çıkarırsam, içimde kırgınlık ve öfke yetiştirirsem, artık yalnızca bir duyguyu yaşamıyor; onu besliyor olabilirim.

İbrani geleneğindeki yetzer ha-ra (יֵצֶר הָרַע) kavramını da düşündüm. İnsanın kötülüğe yönelebilen içsel eğilimini anlatan bu kavram, Hristiyan asketik öğretisiyle birebir aynı değildir. Hatta rabbanî gelenekte insanın doğal arzularının yönlendirilmesi meselesiyle de ilişkilidir.

Bu bana başka bir gerçeği düşündürüyor: İnsanın arzuları yalnızca bastırılmayı değil, doğru yöne çevrilmeyi de gerektirir.

Sevilmek istemek başka, sevgiyi kendime hizmet eden bir şeye dönüştürmek başka.

Görülmek istemek başka, görünmediğimde kendimi değersiz saymak başka.

Ve işte burada Mesih’in kendisine bakmak zorundayım.

Aziz Pavlus, Filipililer 2:5-8’de Mesih’in kendisini alçaltışını anlatır. Ortodoks teolojisindeki kenosis (κένωσις), O’nun kendisini boşaltması, kul suretini alması ve çarmıha kadar itaat etmesiyle ilgilidir.

Mesih’in yolu kendisini yüceltmek değil, sevgide kendisini vermektir.

Ben ise bazen bunun tam tersini yapmaya çalışıyor olabilir miyim?

Mesih kendisini alçaltırken, ben O’nun yolunda yürüdüğüm için kendimi yükseltmeye mi çalışıyorum?

Bu düşüncenin ağırlığından kaçamıyorum.

Yine Aziz Pavlus’un şu sözü geliyor aklıma:

“Hâlâ insanları hoşnut etmeye çalışsaydım, Mesih’in kulu olmazdım.” (Galatyalılar 1:10)

Demek ki insanın manevi hayatında, kimin hoşnutluğunu aradığı temel bir mesele.

Ve sonra Ferisi ile vergi görevlisinin duasını düşünüyorum. (Luka 18:9-14)

Ferisi dua ediyordu. Oruç tutuyordu. Dinsel yükümlülüklerini yerine getiriyordu. Fakat bütün bunların arasında kendisini başkalarıyla kıyaslayan bir üstünlük duygusu da vardı.

Vergi görevlisi ise kendi günahkârlığının farkındaydı ve Tanrı’nın merhametine sığınıyordu.

Ben hangisiyim?

Daha da kötüsü, vergi görevlisinin tevazusunu kendime yakıştırarak yeni bir Ferisi olma tehlikesiyle mi karşı karşıyayım?

İnsan kendi tevazusundan bile gurur duyabilir mi?

Klimakos’un boş şan öğretisi bana bunun ne kadar ciddi bir tehlike olduğunu hatırlatıyor.

Ve şimdi bu satırları yazarken kendime aynı soruyu yöneltiyorum:

Neden yazıyorum?

Bu bir tövbe arayışı mı, yoksa tövbe üzerine yazabilecek kadar derinlikli biri olarak görülme arzusu mu?

Kendi nefsimi teşhir ederken, nefsimin başka bir arzusuna mı hizmet ediyorum?

Acaba bu metnin okunmasını, anlaşılmasını, takdir edilmesini bekliyor muyum?

Kendi kibrimi itiraf ederken bile kibrimi besleyebilir miyim?

Bunun cevabını kesin olarak bilmiyorum.

Fakat Mesih’in Matta 6:1’deki uyarısı burada daha da anlam kazanıyor: İyiliği, insanlara görünmek amacıyla yapmamak.

Öte yandan Matta 5:16’da insanların iyi işlerimizi görerek göksel Babamızı yüceltmelerinden söz edilir.

Çelişki yoktur.

Mesele iyiliğin görülmesi değil, iyiliğin sonunda kimin yüceltildiğidir.

İnsanlar yaptığım iyiliklerde Tanrı’yı mı görüyor, yoksa ben onların beni görmesini mi arzuluyorum?

İşte bu ayrım, bugün benim için manevi bir aynaya dönüştü.

Fakat bütün bu sorgulama beni başka bir yanlışa da sürüklememeli.

Tevazu, kendimden nefret etmek değildir.

Tanrı’nın suretinde yaratılmış bir insanın değeri, başkalarının ilgisiyle artmaz ve ilgisizliğiyle eksilmez.

Ortadaki mücadele kendi değerimi yok etmek değil, değerimi yanlış yerlerde aramaktan vazgeçmektir.

Tövbe, metanoia (μετάνοια), yalnızca pişmanlık duymak değil; zihnin, kalbin ve hayatın yönünü değiştirmektir.

Nepsis (νῆψις), yani ruhsal uyanıklık ise bu dönüşümde düşüncelerimi dikkatle gözetmeyi gerektirir.

Kendimi suçlamadan ama kendime bahaneler de üretmeden.

İşte bugün beni asıl sarsan şey bu oldu.

Ya yıllardır kendime anlattığım hikâyenin içinde, farkında olmadan, kendimi olması gerekenden daha fazla merkeze yerleştiriyorsam?

Ya insanlardan beklediğim şeyin bir kısmı sevgi değil de onaylanmaysa?

Ya manevi gayretlerimin arasında bile, görülmek isteyen eski benliğim konuşmaya devam ediyorsa?

Bunların cevabını bir günde bulamam.

Ama artık bu soruları görmezden gelmek de istemiyorum.

Çünkü Mesih’in çağrısı yalnızca davranışlarımı düzeltmeye değil, kalbimin dönüşmesine yöneliktir.

Bu mücadele, başkalarının gözünde küçülmek için değil; kendi benliğimin esaretinden kurtulup daha özgür sevebilmek içindir.

Belki de insanın en büyük ruhsal mücadelesi, başkaları tarafından görülmemeyi kabullenmek değil; görülmeye duyduğu ihtiyacın kendisini yönetmesine izin vermemektir.

Ve şimdi, bütün bu muhasebenin sonunda, kendime tek bir soru bırakıyorum:

Mihail, sen gerçekten Mesih’i mi arıyorsun, yoksa Mesih’i arayan Mihail’in görülmesini mi istiyorsun?

Cevaptan korkuyorum belki.

Ama Tanrı’nın merhametinden değil.

Çünkü Rab, insanın kalbindeki karanlığı ona umutsuzluğa düşsün diye değil, o karanlıkta da kendisine dönebilsin diye görme cesareti verir.

“O büyümeli, bense küçülmeliyim.” (Yuhanna 3:30)

Ya Rab, beni insanların gözünde büyük kılmanı değil, kendi gözümde kendimi olduğumdan büyük görme arzusundan kurtarmanı diliyorum.

Ya Rab İsa Mesih, Tanrı’nın Oğlu, günahkâr olan bana merhamet eyle.

Mihail

Bir Cevap Yazın